Edebiyatta söz sanatları ve sözü süslemek önemli bir yer alır, ne söylenildiğinden çok nasıl söylenildiği daha önemlidir. Yalnızca Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da durum böyledir. Dilimizi etkili ve daha güzel şekilde kullanmamız ve şiirler, edebi metinlerde sözü süslemek adına yapılan söz sanatlarında çiçek isimlerine sıkça yer verilir.
Bu dijital sözlükte çiçek isimlerinin hangi şiirlerde, metinlerde ve nasıl kullanıldığını ve çeşitli durumlardan bahseden makalelerden bazı alıntıları derledik. Sözlük aracılığıyla okumalarımıza anlam katmayı, Türkçemizin güzelliklerine şahit olmayı ve okuduklarımızı daha derin bir seviyede anlamayı, anlatmayı hedefliyoruz.
Keşfe başlamak için bir çiçek ismi seçin.
Gül
Gül, Farsça kökenli bir kelime (gul گل) olup hem belirli bir çiçeği hem de genel olarak "çiçek" kavramını ifade eder. Kültürümüzde Gül, sadece bir bitki olarak değil, estetik ve ruhani bir anlamla da karşımıza çıkar. İslam inancına göre Hz. Muhammed'e duyulan muhabbetin temsili olması Gülün "Remz-i Muhammedî" (Muhammed'in simgesi) olarak edebiyatın merkezine yerleşmesini sağlamıştır.
Rengi, güzelliği ve hoş kokusuyla bahçelere güzellik veren, çoğu zaman da ağlayıp inleyen bülbülün (âşığın) sevdiğidir. Divan Edebiyatında en çok adı geçen çiçeklerin başında olan gül, şairlerin his ve hayal dünyalarında da yer etmiş ve birbirinden güzel ve renkli benzetmelere konu olmuştur.
Birçok türü olan gülün eski edebiyatta gül-i sad-berg: katmerli iri gül, gül-i ter: taze, taravetli gül, gül-i ra'nâ: içi kırmızı, dışı sarı gül, gül-i sûrî: gülyağı çıkarılan Edirne gülü en çok kullanılanlarıdır. Klasik Türk edebiyatında rengi, kokusu ve şekli bakımından gül çeşitli şeylere benzetilmiş; ama özellikle gül ile sevgili ve onun uzuvları arasında sıkı bir ilgi kurulmuştur. Sevgilinin yüzü, yanağı, dudağı gibi uzuvları güle teşbih edilmiş; bazen de sevgilinin bizzat kendisi gül olmuştur. Gül şairlerce sevgilinin güzellik unsurlarına benzetilmesi yanında birkaç gün içinde solması sebebiyle vefasızlık ve ömrün kısalığını ifade etmek için de kullanılmıştır. Bunun yanında şairlerce gül sevgili ve bülbül de onun âşığı olarak betimlenmiş; hatta gül ve bülbülün aşkı mesnevî tarzında alegorik hikâyelerle anlatılmıştır.
Ali Nihat Tarlan'ın Gül Gazeli ve Günümüz Türkçesiyle Çevirisi
Olmuş iken bülbül-i mest ile işret sâz gül
Al tûtîler gibi etmek diler pervâz gül
Sünbül oldu zülf-i Leylâ lâle Mecnun dağıdır
Bülbül-i âşüfte-dil Mahmûd vakt-i Ayâz gül
Sırr-ı aşkı gonca gibi dilde mektûm eyle kim
Hânumânın yele verdi açdığıyçün râz gül
Germ olup benzettiği'çün kendiyi ruhsârına
Âfitâba jalelerden oldu seng-endâz gül
Derdi bir ayın içinde ayş ü nûşun zevkini
Ey Hayâlî yâr-veş ârâmın eyler az gül
Gül, kendinden geçerek sarhoş olmuş bülbülle aynı mecliste bulununca (o da sarhoş olur), kırmızı papağanlar gibi uçmak ister.
Leyla'nın saçı sümbül, lale Mecnun'un yarası gibi oldu; perişan gönüllü bülbül, zamanın Mahmut'u; gül ise zamanın Ayaz'ı oldu.
Aşk sırlarını gonca gibi gönülde gizle. Çünkü gül sırrını herkese açtığı için evini yele verdi (yaprakları döküldü).
Coşup kendinden geçerek parlaklıkta kendisini senin yanağına benzetti diye, gül güneşe çiylerden taş atar oldu.
Ey Hayâlî! Sevgilinin ömrü gül gibi az olduğu için bir ayın içinde yeme içme zevkini toplar.
Gazelde Tenasüp, Teşhis ve Hüsnü Talil gibi söz sanatlarına başvurularak Gül'e insani özellikler verilmiş, aşığı bülbülle geçirdiği keyifli bir an anlatılırken; Leyla ve Mecnun, Mahmud ile Ayaz gibi tarihteki büyük aşk hikâyelerinin yansıması olarak gösterilmiştir.
Sırr-ı aşkı gonca gibi dilde mektûm eyle kim derken; Gonca, sırrını içinde sakladığı sürece bütün ve güvende olduğu ancak ne zaman ki gül olup açılır ve "sırrını" dünyaya saçarsa, rüzgârın onu darmadağın edeceği anlatılır.
Gerçek aşk ve marifet, herkesle paylaşılamayacak kadar kıymetlidir. Sırrını ifşa eden kişi, dış dünyanın sert rüzgârlarına karşı savunmasız kalır. Hayâlî'nin 16. yüzyılda gül üzerinden verdiği "sırrını koruma" mesajı, günümüzün dijital dünyasındaki "özel hayatın gizliliği" ve "bilginin korunması" kavramlarıyla paralellik göstermektedir. Şair, gülün dökülen yaprakları üzerinden aslında kontrolsüz paylaşımın bireyi savunmasız bırakabileceği uyarısını asırlar öncesinden yapmıştır.
Bunun yanında Gül'ün ömrünün kısalığı ve bu ömrün ne yapılırsa yapılsın vaktinin uzatılmayacağı, ayrılığın yolun sonunda gözüktüğünden de bahsedilmiştir.
Yalnız şiirlerde değil, pek çok şarkıda da Gül'e yer verilmiştir, bazen sevgilinin gülüşü bazen de ayrılık acısının en büyük temsili veya umutların, yeniden doğuşun simgesi olabilir;
"Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü / O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni."
Görüldüğü üzere Gül, edebiyatta sıkça rast gelinen ve beraberinde Bülbül, Sümbül gibi isimlerle çokça karşılaşılan bir simgedir. Yazarların akıllarındaki meseleyi dile dökmeyi kolaylaştıran bir yardımcı gibidir.
Lale
Lâle; zarafeti, renkliliği ve estetik değeriyle Türk edebiyatında güzelliği temsil eder. Şairler, lâleyi insan güzelliği veya doğanın güzelliğiyle ilişkilendirerek bu temayı anlatır. Lâle, aşkın sembolü olarak kullanılır. Şairler, lâleyi sevgiliye olan aşkı ifade etmek veya aşkın tutkusunu vurgulamak için kullanır. Lâle edebiyatımızda hürriyet ve özgürlük anlamında da kullanılır. Osmanlı İmparatorluğu'nda lâle, Batı etkisini ve renkliliği temsil eden bir sembol olarak görülürdü. Dolayısıyla lâle; özgürlüğü, çeşitliliği ve farklılıkları ifade eder.
Lale, bir devre ad vermiş ve Klasik Türk şiirinde çok işlenmiş bir imgedir. Cumhuriyet dönemi Türk şiirine bakıldığında ise lalenin aynı yoğunlukta ve sıklıkla şiirimizde yer aldığını söyleyemeyiz. Lalenin klasik şiirimizde kullanılışını Kutlar kısaca şu şekilde açıklar: "Lale, İran mitolojisine göre yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşmesi ve alev alan yaprağın o haliyle donup kalması sonucu meydana gelmiştir. Çiçeğin göbeğindeki siyahlık ise yıldırımdan kalan yanık izidir. Aslı kırmızı olduğu için, Farsçada kırmızı anlamına gelen lale kelimesiyle isimlendirildiği belirtilen lale çiçeğinin, klasik şiirimizde önemli bir yeri vardır.
Ayrıca Lale, tek bir sap üzerinde tek bir çiçek açması sebebiyle tasavvufta "Allah'ın birliğini" (Tevhid) simgeler. Ayrıca Arapça yazılışındaki harfler (Elif, Lam, He), "Allah" lafzı ile aynıdır.
Arif Nihat Asya'nın da "Kokunuz nerde ve siz nerdesiniz / Ey hakikatli vatan laleleri" dizelerinde de geçen "lale kokusu", aslında olmayan bir şeydir; çünkü lale kokusuz (ya da çok az kokulu) bir çiçektir. Asya'nın dizelerinde yokluğuna değinilen lale kokusu, Arıburnu'nun dizelerinde bütün bir semti tutmuştur. Burada Arıburnu, şiirin bütününe hâkim olan şaka havasından yararlanarak aslında lalenin değil, sevgilisinin kokusunu kastetmekte ve şiirin neşeli havasının bütünlüğünü sağlamaktadır.
Lâlenin burada ters oluşu ve sayı değerinin 66 olması bir yandan "Allah'ı terk ederseniz batarsınız" şeklinde yorumlanabildiği gibi, lâlenin ters yazılışı veya tersten okunuşu "hilâl" ve sayı değeri bakımından da lâle ile aynı olduğundan "hilâli düşürürseniz batarsınız" şeklinde de yorumlanmıştır.
Allâh, lâle ve hilâl kelimelerinin noktasız harflerle yazılmasından dolayı, lekesiz yani kusursuz lâleler "âlâ", yapraklarının üzerinde nokta veya leke olan lâleler eksik veya kusurlu sayılmıştır. Bu nedenle lâle, edebiyatımızda lekesiz aşkın da sembolü olmuştur.
Âşık Veysel, Çiğdem Der ki şiirinde lâleden şu şekilde bahsetmektedir:
Lale der ki behey Tanrı
Benim boynum neden eğri?
Lale der ki behey Tanrı
Benim boynum neden eğri?
Yârdan ayrı düştüm gayrı
Benden âlâ çiçek var mı çiçek var mı hey
Al baharlı mavi dağlar
Yârim gurbet elde ağlar elde ağlar hey
Âşık Veysel'in yaşadığı coğrafyada mevsimler çok sert geçmektedir. Kışlar uzun, bahar ve yazlar kısadır. O, dört mevsimin özelliklerini çok iyi bilmektedir; fakat özlemini duyduğu mevsim bahardır. Âşık Veysel'in şiirindeki lâlenin boynu; utangaçlığından, çekingenliğinden dolayı boynu eğri tabiri ile nitelendirilmektedir. Aynı zamanda çetin kış şartlarının yaşandığı bölgelerde, lâle halk tarafından çok sevilir çünkü bu çiçek baharı müjdelemektedir. Al baharlı mavi dağlar derken mavi dağların al rengine yani lâlenin rengi olan kırmızıya ve dolayısıyla baharın gelişine işaret etmektedir.
Nergis
Nergis amaryllidaceae familyasından narcissus cinsinden, hoş kokulu soğanlı bitki türüdür. Baharın ilk çiçeklerinden olan nergisin çiçeği sapının ucunda aşağıya doğru biraz eğik durmaktadır.
Nergis çiçeği batı mitolojisinde büyük bir öneme sahiptir. Mitolojiye göre peri Ekho, Narkissos'a âşık olur. Ancak Narkissos onun aşkına karşılık vermemesi üzerine aşktan eriyip yok olur; bunun üzerine Narkissos, tanrılar tarafından kendini beğenmişliği yüzünden cezalandırılır. Narkissos bir gün sudaki yansımasına âşık olur ve suyun başından ayrılamaz. Ancak kendisine erişemeyeceğini anladığında tıpkı Ekho gibi eriyip ölür ve suyun başında Nergis çiçeğine dönüşür.
İsmini Narkissos'tan alan nergis çiçeği rengi, şekli, kendisine atfedilen hikâyesiyle edebiyata da malzeme olmuş; rengi bakımından taca, muma, lambaya, yıldıza, beyaz saçlı ihtiyara, sararmış benze, altına ve daha birçok şeye teşbih edilmekle birlikte, şekil itibariyle Klasik Türk edebiyatında en çok sevgilinin gözüne benzetilmesiyle ön plana çıkmıştır. Edebiyatların çoğunda güzelliği, kokusu ve şekli dolayısıyla mazmun olarak kullanılan nergis çiçeği, Klasik Fars şiirinde de özel bir yer edinmiş; onunla birçok teşbih yapılmıştır. Özellikle şekli dolayısıyla Fars şiirinde de nergisin çiçeklerinin ortasındaki sarı renkli ana taç yaprakları göze teşbih edilmiş; mest, uykulu, hasta, mahmur, fettan, cadû vb. sıfatlarla birlikte kullanılmıştır.
Halk kültüründe ise nergis, kışın en sert günlerinde çiçek açtığı için "cesaret" ve "erken uyanış" ile de bağdaştırılır. Divan şiirindeki mağrur duruşunun aksine, Anadolu türkülerinde nergisin boynunun bükük olması, sevdiğine kavuşamayan aşığın boyun büküşü (tevazu) olarak yorumlanır.
Göze benzetilen nergis, mest, uykulu, baygın gözü ifade için nergis-i mest, nergis-i mahmur; hasta, sarılık hastalığına yakalanmış göz için nergis-i bimâr; âşığı etkileyen ve kendinden geçiren göz için nergis-i câdû, nergis-i fettân, nergis-i şûh gibi terkiplerle de kullanılmıştır:
Sünbül âşüfte olur hâb-ı perîşânından
Nergis-i mesti ki gülşende vara uyhuya
Hâb-ı gafletten uyanmaz nergis-i mahmûr-ı bâğ
Gâlibâ her bir çiçeğin başına bir göz diker
Sadece şiirlerde değil şarkılara da konu olmuştur nergis. Müzikte nergis, genellikle baharın müjdeleyicisi ve zarif bir hediye olarak geçmiş, bazen baharla gelen tazeliğin ve umudun habercisiyken bazen de sevgiliye duyulan hayranlık ve sevgilinin zerafeti ile özdeşleşmiştir.
Nergis çiçeği misin, bahar mısın nesin sen / Gönlümde açan taze ümit misin nesin sen
Divan şairleri nergisi genellikle sevgiliye benzetir ama bazen onun bu "mağrur" ve "kendini beğenmiş" tavrını çiçek üzerinden eleştirirler:
Nergis satar gurûr ile gül-zâra gözlerin
Güyâ ki hüsn içinde nazîri yok özlerin
Günümüz Türkçesiyle; (Ey sevgili) Gözlerin, gül bahçesinde gururla nergislik taslıyor (nergis gibi süzgün ve kibirli bakıyor); sanki güzellikte kendi eşi benzeri yokmuş gibi davranıyor.
Yalnız Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da nergis kendini beğenmişliğiyle öne çıkar;
Narkissos öldüğü zaman, tatlı su gölü bir acı gözyaşı kavanozuna dönüştü. Orman perileri göle gelip, 'Neden ağlıyorsun?' diye sordular. Göl, 'Narkissos için ağlıyorum,' dedi. Periler, 'Narkissos'un peşinden ağlamana şaşmamak gerek,' dediler, 'biz ormanda hep onun peşinden koşardık ama sen onun güzelliğini en yakından gören tek kişiydin.'
Göl sordu: 'Narkissos güzel miydi?'
Periler şaşırdı: 'Bunu senden iyi kim bilebilir? Her gün senin kıyılarına eğilip kendi güzelliğine bakardı!'
Göl bir süre sustu ve sonra şöyle cevap verdi: Ben Narkissos için ağlıyorum ama onun yakışıklı olduğunu hiç fark etmemiştim. Ben onun için ağlıyorum, çünkü o her gün benim kıyılarıma eğildiğinde, onun gözlerinin derinliklerinde ben kendi güzelliğimin yansımasını görürdüm.
Oscar Wilde'ın anlatımında nergis (Narkissos) figürü, başkasını sadece kendi yansıması için kullanan narsist bireyi temsil ederken; Şeyhülislam Yahya gibi divan şairlerinde nergis, güzelliğiyle mağrur olan ve dünyayı küçümseyen bir karakterin simgesidir.
Sümbül
Sümbül yaklaşık otuz yıllık uzun ömürlü çiçekli bitkilerden rengarenk taç yapraklarıyla sınıfından Hyacinthus cinsine ait soğanlı bitkilerden olup daha önce zambakgiller (Liliaceae) familyasının üyesidir.
İki çocukluk arkadaşı Apollon ile Hyacinthus disk atma yarışı yaptıkları sırada Apollon'un attığı disk Hyacinth'ın başına çarpar. Apollon Hyacinth düşerken onu yakalar ancak orada can veren Hyacinth'in bu durumuna Apollon çok üzülür. Dostu ve aşkı Hyacinth'in adının bir çiçek olarak yaşamasını ister. Hyacinth'ten toprağa damlayan kanlarından güzel kokulu, mor renkli bir çiçek biter. Bu çiçek, adını ondan alan sümbüldür. Bu çiçeğin taç yaprakları üzerinde Apollon'un acı haykırışlarını ya da Hyacinthus isminin baş harfini Yunanca olarak görmek mümkündür. Yine Ovidius'a göre Apollon'un, Hyacinth'in ölümünün ardından döktüğü gözyaşları yüzünden sümbül çiçeğinin yaprakları lekelidir.
Klasik şiirimiz başta olmak üzere halk şiirimiz ve türkülerimizde sümbül çiçeği; gül, lale ve nergisten sonra en sık kullanılan çiçeklerden biridir. Genellikle baharın gelişini, aşkı, umudu ve sevgiyi temsil eden bir sembol olarak kullanılır. Sümbül çiçeği, kış uykusundan uyanan doğanın habercisi ve baharın müjdecisi olarak görülür ve şiirlerde çeşitli imgelerle anlatılır. İlkbaharın gelişiyle beraber topraktan çıkan sümbül çiçeği, doğanın uyanışını ve yeniden doğuşu simgeler.
Sümbül çiçeği, sadelik, zarafet ve doğallık sembolü olarak da kullanılır. Şairler, sümbül çiçeğinin sadeliği ve doğal güzelliğiyle insanın içsel güzelliğini ve ruhun safiyetini ifade eder. Sümbül çiçeği, Türk şiirinde sıklıkla kullanılan bir motif olmuştur.
Klasik Türk şiiri estetiği açısından sümbül; rengi, kokusu ve şekli açısından önemlidir. Koyu rengi, kıvrım kıvrım yapısı ve kokusu sevgilinin kıvırcık ve lüle lüle saçlarına benzetilmektedir. Şekil açısından ise dağınıklık ve perişanlık hallerini anımsattığından dolayı dağınık saça benzetilerek şiirlerimizde yer almaktadır.
Âşık Veysel'in Çiğdem Der ki şiirinde sümbül çiçeği şu şekilde anımsanmaktadır:
Sümbül der ki boyum uzun
Yapraklarım dizim dizim
Sümbül der ki boyum uzun
Yapraklarım dizim dizim
Beni ak gerdana dizin
Benden âlâ çiçek var mı çiçek var mı hey
Mor sümbüllü mavi dağlar
Yârim gurbet elde ağlar elde ağlar hey
Adeta bir çiçek âşığı olan Veysel'in şiirinde yer alan sümbülün boyu uzun, yaprakları ise sıra sıradır. Öyle ki bu yapraklar boyna bir gerdanlık olacak biçimdedir.
Sünbül-i zülfün döküp gerdânına
Başka revnâk verdi hüsn ü ânına
Can dayanmaz dîde-i fettânına
Âlemin âteş bırakdı cânına
Sümbül gibi güzel kokulu saçlarını boynuna döküp güzelliğine bir başka parlaklık/güzellik kattı. Can dayanmaz büyüleyici gözlerine, alemin canına ateş düşürdü / herkesi aşktan yaktı.
Şair burada müthiş bir karşıtlık kurmuştur. Sevgilinin yanağı ışık, sümbüle benzeyen siyah saçları ise karanlık (zulmet) ordusudur. Bu iki zıtlık, güzellik bahçesini oluşturur.
Nilüfer
Nilüfer sözcüğü, Farsça "nîlûfer" sözcüğünden bozmadır. Suda biten çiçek, gul-i zindegî: Hayat çiçeği, gul-i âferîniş: Yaratılış çiçeği ve nilüfer-i âbî: Su nilüferi adlarıyla bilinir. Güneş doğduğunda yapraklarını açıp birkaç saatin sonunda solarmasıyla bilinen bir su bitkisidir.
Bir su çiçeği olması dolayısıyla nilüfer, Nil Nehri dolayısıyla Mısır ve Ganj Nehri dolayısıyla Hint mitolojisinde önemli bir yer tutar. Eski Mısırlıların güneş ve yeniden doğuşla ilişkilendirdikleri lotus çiçeği kimi zaman Nefertem (Lotus çiçeğinin Tanrısı) ile Güneş Tanrısı Ra'yı simgeler. Mısır yaratılış mitinde zamanın başlangıcında ilksel sulardan devasa bir lotus çiçeği doğduğu ve ilk gündoğumunda güneşin bu lotus çiçeğinin ortasından doğduğu aktarılmaktadır.
Hint alt kıtasında da oldukça önemli bir unsur olan nilüfer, Budizm inancında tanrısal bir semboldür. Nilüfer, manevi aydınlanmanın anahtarıdır. Özellikle kendini temizleyen bir çiçek olması ve Budizmde de temizliğin önemi sebebiyle Buda ile ilişkilendirilir.
Nilüferin en büyük özelliği, çamurlu ve kirli sularda yetişmesine rağmen yapraklarının üzerine konan tozu ve kiri asla barındırmamasıdır. Yağmur damlalarıyla kendi kendini temizler. Aynı zamanda yaprakları üzerindeki mumsu yapı sayesinde de kolay kolay yakılamaz. Bu durum edebiyatta, kötü bir çevrede yetişse bile ruhunu temiz tutan, günaha bulaşmayan 'ideal insan' modeliyle özdeşleştirilir.
Klasik Türk şiirinde gül ve lâle kadar olmasa da beyitlere konu olan çiçeklerin başında gelen nilüfer genellikle âşığın aşk çilesinden solmuş sararmış sarı yüzü vasfında karşımıza çıkar. Lakin yine de divan şairleri için daha pek çok teşbihe de söz konusu olmuş latif bir çiçek olan nilüfer bazen âşığın bizzat kendisidir. Âşık, gözyaşı denizinde bir nilüferken bu güzel çiçek kimi zaman da sevgilinin bir gösterenidir. Mavi veyahut mor nilüferin semâ ile ilişkisi de şekil ve renk yönüyle şairlere ilham kaynağı olmuştur.
Yahyâ Nazîm aşağıdaki beytinde sevgilinin nergis gözünden asâ kullanacak hâle gelmeyen yani elden ayaktan düşmeyen âşığın kendi gözyaşına gark olarak nilüfer gibi bu su içinde ömür sürmesini diler:
Asâya düşmeyenler nergis-i bîmârı derdinden
Gözi yaşına nîlûfer gibi yâ Rab garîk olsun
Nilüfer, Bâkî Dîvânı'nda geçtiği üç beyitte de âşığın sarı çehresi ile birlikte kullanılmıştır. Mesela şairin şu beytinde âşık kendi gözyaşı ırmağına bakmakta ve orada sarı yüzünün aksini görmekte olup bu durum su içinde yetişen nilüferi hatırlatmaktadır:
Cûy-bâr-ı eşküm içre çihre-i zerdüm benüm
Görinür âb-ı revân içinde nîlûfer gibi
Klasik Türk şiirinde nilüfer, renk ve şekil hususiyetleri sebebiyle güneşle beraber de sıklıkla kullanılmıştır. Feleğin durgun bir su olarak vasfedildiği beyitlerde sarı rengiyle nilüfer de güneşe benzetilmiştir. Kimi zaman ise aşağıda Münîrî'nin beytinde olduğu gibi güneş, felek denizinde nilüfer toplayan bir çiftçi olarak karşımıza çıkmaktadır:
Zevrak-ı sîmîn ile bahr-i felekde seyr idüp
Devşirür ta'cîl ile her subh nîlûfer güneş
Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.